Vakıflar Kanunu mecliste kabul edildi. Her ne kadar katılımın bu derece düşük olması düşündürücüyse de gündemin başörtüsü olduğu bir durumda parlamenterlerin ilgisizliği normal karşılanabilir.
Vakıflar Kanunu AB 9. Uyum Paketinin bir parçasını oluşturuyor. Aslında hükümetin 2 yılda 8 paketi geçirip yıllardır sadece 1 paketi geçirememesi hükümetin bu konuda ipe un serdiğinin göstergesidir. Lakin bugün itibariyle kanunun geçmiş olması sevindirici bir durum.
Yasaya muhalif konumda olanların en çok dile getirdiği Lozan’ın delinmesi. Lozan Cumhuriyet tarihimiz boyunca birçok kez delindi. Lakin delinme bizim tarafımızdan ve azınlıkların aleyhine şekilde.
1971 muhtırası sonrasında Heybeliada Ruhban Okulu’nun kapatılması Lozan’a aykırıydı. Türkiye Lozan’ı bu yolla çiğnedi. Çünkü azınlık okulları Lozan’ın bir parçasıdır. Fakat Türkiye bu okulunun kapatılmasıyla kendi rahibini yetiştiremiyor. Türkiye kültürüne uzak din adamı ithal ediyor.
Ayrıca yeni yasayla Vakıf enflasyonu yaşanacağı iddiası yersizdir. Açıkça ifade edildiği gibi yeni bir vakfın açılması söz konusu değildir. Aslında vakıflar Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde mülk sahibi olabiliyordu. Bu daha sonra konulan bir yasaktır.
Azınlıklar da bu ülkenin vatandaşlarıdır. Onlar da askere gitmekte, vergi vermekte ve bu ülkenin kimliğini, pasaportunu taşımaktadır. Bugün muhalefetin takındığı tavır dışlayıcı, düşmanlaştırıcıdır. Bu insanları öcü gibi görerek zaten yok olan çok kültürlülüğü tamamen sona ermesi söz konusudur.
Bu kanun AB uyum yasalarınca gündeme alınması onu zararlı yapmaz. Unutmayalım ki bu reformların amacı bu ülkenin vatandaşlarının sorunlarını çözmektir. Demokrasilerde parlamento sadece çoğunluğun problemlerinin çözüldüğü yer değildir. Sayıca az olanların sorunlarını da çözmek meclisin görevidir.
Türban takanları öcü gören zihniyet ile azınlıkları öcü ve bölücü gören zihniyetin ortak noktaları olduğunu düşünüyorum. Her ikisi de kendi gibi olmayanı öteki görüyor. Ve kendi yaşam şeklini korumak adına başkalarının yaşam şekline, özgürlüklerine saldırıyor. Bu da onları benzer kılıyor.
Korkularla, vehimlerle, zihnimizdeki öcülerle demokrasi ve özgürlük bir arada yürümez. Önce bu ülkenin insanlarına güvenmeliyiz. Unutmayalım ki, Türkiye Cumhuriyet laik, demokratik, sosyal hukuk devletidir.
YÖK kuruluşundan beri bazen devletin resmi ideolojisine
bazen de siyasi iktidarların sahip olduğu dünya görüşüne hizmet etmekten öteye
geçmemiştir.
Darbecilerin üniversite ayağı olarak kurulmuş olan ve o
günden bugüne üniversitenin sorunları hariç her türlü siyasi konuya
görüşleriyle ortak olmuş YÖK birçok konuda siyasi parti gibi çalışmıştır.
YÖK darbecilere hizmet ettikten sonra görev bulmakta
zorlanmamıştır. Kemal Gürüz ile birlikte
28 Şubat’ta aktif rol oynamıştır. Hakkını verelim o günlerde birçok sivil
toplum örgütünün yaptığının kat kat fazlasını tek başına yapmıştır.
AKP iktidarında ise iktidarın cumhurbaşkanından sonra en
çok çatıştığı kurum olarak dikkat çekmektedir.
YÖK görüşleriyle ortamı germesiyle zamanın muhalefet partileriyle
yarışmıştır.
Dün devletin resmi ideolojisine bağlılığıyla bürokrasi
çevrelerinde takdir toplamış YÖK, bugün tam tersi bir durumla karşı karşıyadır.
Bu sefer sorun YÖK’ün bir siyasi iktidar ve onun görüşleri gölgesinde kalma
ihtimali vardır.
YÖK başkanı göreve gelmesiyle İslamiyet’i eleştirdi diye
ders verilmeyen bir hocaya uygulanan yasağı kaldırınca kendisinin özgürlükler
konusunda samimi olduğu düşüncesi uyandı demokrat kesimde.
Lakin gün geçtikçe YÖK başkanının ismini bazı bakanlardan
duymaya başladık. Adeta dün darbecilerin, cuntacıların doğal gönüllüsü olan YÖK
bugün siyasi iktidara gönüllülük yapıyor.
Tabii ki YÖK iktidarın rakibi değildir. YÖK atanmışlar
kurumu, Meclis ise seçilmişlerin kurumudur. Ama bu YÖK’ün iktidara boyun
eğmesini gerektirmez.
Bu son durumdan özellikle bugün ki iktidarın partizanları
sevinebilir. Onlara hava hoş da gözükebilir. Ama unutmasınlar ki; onlar
yolcudur bu halk da hancı. Kadrolaşma mantığı, kurumları kale görme ve ele
geçirme isteği geçmişte hiçbir partiyi ömür boyu iktidar yapmamıştır.
Tüm bunlara karşın YÖK toplantısında YÖK’ün kendi
sorumluluklarını kısıtlayacağı böylece üniversitelerin özerkliğinin artacağı
konusunda bazı adımların atılacağı konuşuldu. YÖK’ün böyle bir şeyi yapması
Türkiye demokrasisi için bir devrimdir.
Şunu da belirtmek gerekir ki; E. Teziç de göreve “YÖK’ü
yok etmeye geleceğim.” Diyerek başlamıştı. Kendisi de bir zamanlar YÖK
zulmünden çekmiş ve haksızlığa uğramıştı. Ama YÖK hegemonyasına dokunmadı bile.
YÖK kraliyeti artık son bulmalıdır. Sadece YÖK krallığına
değil, rektör krallığına a müdahale etmek gerek. Ayrıca üniversiteler kendi rektörlerini
seçebilmeli ya da cumhurbaşkanları demokratik olgunlukla en çok oy alan rektörü
atamalıdır.
Tüm bunları söylüyoruz. Çünkü üniversiteler bilim
üretir. Bu da ancak özgürlükçü bir atmosferde
olur. Akademisyenlerin üzerindeki her türlü siyasi ve kurumsal baskı
kalkmadıkça da bu mümkün değildir. Siyasi iktidara düşen de yeni anayasada bu
YÖK sorununu kökten halletmektir.
« Önceki :: Sonraki »