24/3/2009 ·

YERELLİKTEN UZAK SEÇİMLER

YERELLİKTEN UZAK YEREL SEÇİMLER

29 Mart seçimlerine 10 gün kaldı.  Hemen hemen siyasi partiler ellerinde bulunan imkânları kullanarak propaganda yaptılar. Liderler o şehir senin bu şehir benim demeden dolaştılar, miting yaptılar, esnafın ve vatandaşın arasına karıştılar, bol bol dert dinlediler. Ankara’nın bürokrasi kokan havasından bir nebze de olsa kurtuldular. Anadolu’nun dinamizmiyle, çoğulculuğuyla, farklılıklarıyla buluştular. Bunlar hoş şeyler ama 29 Mart’ta yerel seçimlere gidiyoruz diyemeyiz. Bunun birçok nedeni var. Başlıca sebepleri şöyle sıralayabiliriz: Ergenekon ile toplumun hiç olmadığı kadar kamplaşması, siyasetçilerin kutuplaşma siyaseti gütmesi ve karakterleri ve ülkemizin yönetiminden, medyasına, sivil toplumuna her kademesine işlemiş olan merkeziyetçilik anlayışı.

Ergenekon davası ile ilgili toplumda ciddi bir bölünme yaşanıyor. Bu bölünme toplumu yarı yarıya bölmemiş olsa da toplumun üçte birlik kısmı Ergenekon’a inanmıyor. Davayı bir Amerika & AB kumpası olarak görüyorlar. Bu kesimin siyasi düşünceleri aşikar. Çoğunluğu kendisini ulusalcı, Kemalist olarak tanımlayan ve CHP’ye destek veren bir halk kitlesi. Geriye kalan üçte ikilik muhafazakar kitle Ergenekon’u devletin kirliliklerden temizlenmesi ve geçmiş ile yüzleşme olarak görüyor. Ve bu kitle büyük oranda AKP’yi destekliyor. Baykal’ın davaya avukat olması, ulusalcı medyanın davayı sulandırma çabaları kamplaşmayı körüklüyor.  Tüm bunlar CHP-AKP ekseninde bir siyasi çatışmayı doğuruyor. Ve insanlar kamplara bölünüyor. Ergenekon davasına inanmayan bir ulusalcının AK Partili bir belediyenin başarılarını görmesi ya da bir muhafazakarın çalışkan bir CHP’li belediye başkanına oy vermesi pek de sık rastlanan bir durum olmuyor. Tüm bunlar yerel seçimi bir anda genel seçim havasına sokuyor.

Siyasetçiler kutuplaşma noktasında daha duyarlı olmaları gerekirken, ateşe körükle gidiyorlar. Hakkını vermek lazım önceki siyasetçilerimizin.  Ülkeyi özellikle 90lı yıllarda bataklığa sürükleseler de, siyasi üslupları asla bu seviyelere düşmemişti. Siyasetçiler mitinglerini yerel sorunlara ayırmak yerine seviyesizce bir üslupla rakiplerini değişik şekillerde nitelendirmeye çalışıyorlar, rakiplerine emirler yardırıyorlar fakat o şehre ait gerçek sorunlardan ya da ülkenin işsizlik gibi kronik sorunlarına pek de zaman harcama ihtiyacı duymuyorlar. Konuşmaları hep aynı kapıya çıkıyor: Laiklik, şeriat tehlikesi, ABD yandaşlığı, vatana ihanet, Ergenekon avukatlığı vb.  Bu siyasetçilerin zihninde yerel projelere dair bir şeyler dönüyor mu? Bir şehre seçim otobüsüyle yaklaşırken gerçekten o şehrin sorunları hakkında bilgileri var mı? Bu sorulara evet cevabı vermek istiyoruz, lakin bu siyasetçilerle çok zor.

Aslında yerel seçimlerin yerel seçim gibi geçmemesinin, Türkiye’de yerel olarak adlandırılanların pek de yerel olmamasının nedeni merkeziyetçilik. Merkeziyetçilik her yerde. Siyasetçiler Ankara’ya hapsoluyorlar.  Öyleleri var ki seçimden seçime seçmenine uğruyor ve oy istiyor.  Bunlar kukla siyasetçileri. Tek yaptıkları meclise girip el kaldırmak. O el kaldırmayı da parti genel başkanlarının isteği yönünde kullanıyorlar.  Medyada da durum pek farklı değil. Türkiye’de Avrupa ve Amerika’da olduğu gibi bir yerel medyadan bahsetmek mümkün değil. Los Angeles Times, New York Times gibi nice dünyaya mal olmuş yerel gazeteler mevcut orada. Bizde ise Ankara-İstanbul gazeteleri mevcut. Trabzon’daki bir adamı İstanbul’daki projeler, kazalar ilgilendirmiyor. O gazeteyi elini aldığında kendi sorunlarını görmek istiyor. Fakat gördüğü tek şey Ankara’nın siyaseti ve İstanbul’un sorunları.  Yerel medya ulusal medyadan güçlü olmadığı sürece medyanın halkın sorunlarını dillendirmesi beklenemez. 

Sonuç adı yerel seçim olan icraatta ise genel seçime dönüşmüş ve mahalli sorunları pek de çözmeye aday olmayan bir seçim geçireceğiz gibi gözüküyor.  Düğüm 29 Mart’ta çözülmeyecek aslında. 29 Mart bir başlangıç. Kimin ne olduğunu 29 Mart sonrası 4 yıl boyunca hepimiz göreceğiz.

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

13/11/2008 ·

Siyasi Partiler Değişime Ayak Uyduramıyor

İki partili siyasi hayatın başladığı 1946’dan bu yana 10’larca parti kuruldu. 20’den fazlası darbelerle, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarıyla kapatıldı. Dikiş tutturabilmiş bir parti yok siyaset kurumunda. CHP’nin resmi ideolojinin partisi olması sebebiyle aynı isimle siyaset sahnesine dönebilmesi sebebiyle cumhuriyetin kuruluşundan bu yana kendi ismiyle kalabilmiş tek parti. Ayakta kalabilmesinin sebebi değişime ayak uydurabilmesi değil; jakoben bir zihniyete sahip olması ve bu zihniyeti savunan belirli bir zümrenin bulunmasıdır hala hayatta kalabilmesinin nedeni.


Siyasi partilerin Anayasa Mahkemesi’nce kapatılmaları tabii ki siyaset kurumunun olgunlaşmamasında, buna bağlı olarak da siyasi partilerin olgunlaşmamasında etkili olmuştur. Hakeza darbelerle siyasi partilerin kapatılması da aynı soruna olumsuz anlamda katkıda bulunmuştur. Fakat tek neden olarak parti kapatmaları görmek anlamsızdır. Türkiye’ni siyasi partiler çöplüğüne dönmesinin diğer bir nedeni de siyasi partilerin değişime ayak uyduramamaları, Türkiye’nin ve halkın değişim hızını yakalayamamaları, diğer bir deyişle sürekli artan ve değişen beklentileri karşılayamamalarıdır.


Türkiye’de bir zamanlar merkez sağ olan iki parti ANAP ve DP, bugün itibariyle Türkiye siyaset arenasında hiç konumundadırlar.  1999 seçimlerinden bu yana iki parti de merkez sağ özelliklerini kaybetmişlerdir.  Ya MHP’ye ya da AKP’ye karşı başarılı olamamışlardır.  2009 yerel seçimleri için de bir şeyler vaat edecek konumda değildirler. Bir zamanların iktidar partileri olan bu iki partinin çöküş yolunda değişimi ve toplumun değişime olan açlığını anlamaları yatmaktadır.


Her iki parti de Türkiye’nin 90lı, koalisyon yılları, yıllarında kısır döngülere gömülmüş, sadece birbirlerini suçlayarak, üretmeyerek, geliştirmeyerek, çözüm bulmayarak siyaset yapmaya çalışmışlardır. Bu da gittikçe artan yoksulluk, işsizlik, terör, kentleşme gibi sorunlarda bu siyasi partilerin hiçbir çözüm sunamamasına yol açmıştır.  Amacı var etmek olmayan, kendine rakip gördüğü partiyi yok etmeyi gaye edinmiş siyasi partilerden halkın “gerçek sorunlarına” çözüm bulmaları da beklenemez.  Bu siyasi partiler kendilerine devletin biçtiği rolü güzelce oynamışlar ve siyaset sahnesinden çekilmek zorunda kalmışlardır.


ANAP ve DYP’nin halkın beklentilerini karşılayamaması, AKP’nin kurulmasına neden olmuştur. AKP bir ihtiyacın ürünüdür. Bu siyasi partilerin kenara çekilmesiyle, AKP siyaset meydana girmiştir. Ve çoğunluğu sağ seçmen olan insanların oylarıyla iktidara gelmiştir. AKP’nin 2002 seçimlerindeki diğer partilerden temel farkı ortaya koyduğu sorunlar ve onların çözümleri değildir. Çünkü CHP de dahil her siyasi parti türban sorunun çözeceğini söyler, Kürt meselesine yeni bir anlayışla yaklaşacağını söyler. 2002 seçimlerinde AKP’nin farkı üslubudur. AKP kendine değişimi ve çağdaşlaşmayı düstur edindiği için halk AKP’yi iktidara layık görmüştür.


AKP 2002-2005 yılları arasında söz verdiği gibi hareket etmiştir. 8 tane reform paketini geçirmiş, AB yolunda kararlılıkla yürümüş, bu sayede de Türkiye müzakerelere başlamıştır. Kıbrıs’ta devletin resmi yaklaşımına karşı çıkmış, BM barış planından yana tavır koymuş, Kıbrıs’ta Türkiye’nin barışçıl tavrını dünyaya ilan etmiştir.  Kürt meselesinde de aynı şekilde ezber bozan bir siyaset izlemiştir. Demokratikleşme ve çağdaşlaşma adımları ardı ardına atılmıştır. Her ne kadar Şemdinli’de devletin içindeki çetelerin kanlı planlarına boyun eğse de 27 Nisan muhtırasına direnerek yine farklılığını ortaya koymuş ve yüzde 47 ile iktidar olmuştur.


Seçimlere yeni bir anayasa sloganıyla giren AKP’nin kısa sürede bu amacından vazgeçmesi, hazırlanmış bir anayasayı rafa kaldırması tam bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Mesele anayasa ile sınırlı kalmamıştır. AKP okyanusun ortasındaki rotasız gemi rüzgâr nereye eserse oraya gitmektedir.  AB rotasına AKP 2005’den bu yana gözlerini kapamıştır. Erdoğan’ın Ankara kriterleri de zaten temelsizdir ve parti kapatma davalarıyla, türban kararlarıyla kendini göstermiştir. Görülen o ki bu aralar TSK ve Ankara rüzgârları (!) güçlü esmektedir.  Erdoğan’ın söylemleri ve seçimden bu yana bir şeylerin yapılmaması bunun bariz göstergesidir.


AKP, değişim isteyen farklılık isteyen halkın isteklerini karşılayamamaktadır. Halkın değişimden anladığı sorunlarının çözülmesidir. 85 yıllık tecrübe gösteriyor ki bugüne kadar yapılanlarla sorunlar çözülmüyor. Buna bağlı olarak da halk Ankara’nın bürokratik saçmalıklarından sıkıldı ve çözümü de dünya standartlarında bir yaşamda görüyor. AKP buna ayak uyduramıyor. Çünkü kapatma davasının ardından devletleşme sürecine girdi. Başbakan’ın “Biz doğru yerdeyiz, doğru yerde olmayanlar düşünsün.”  Sözü bunu göstermiyor mu? Ama şunu da belirtelim ki; başbakan şu an statükocuların, sabit fikirlilerin, “biz yaptık oldu” anlayışında olanların”, kısacası devletçilerin ve resmi ideolojinin tarafında; halktan ise çok uzakta.


Böyle giderse ne olacak sorusunun cevabını aslında verdim. Nasıl halk Türkiye’yi kısır döngülerle yerinde saydıran ANAP ve DYP’yi saf dışı bırakıp yerlerine AKP’yi yarattıysa ve iktidara getirdiyse, aynı şekilde kendi alternatifini kendisi oluşturacaktır. AKP devletleştikçe muhafazakârlardan, Kürtlerden, liberallerden, azınlıklardan, demokratlardan yani Türkiye’nin zencilerinden uzaklaşmaktadır. Türkiye’nin büyük çoğunluğunu oluşturan bu kitle sanılmasın ki; bu gidişatı izleyecektir. Geçmişe nazaran çok daha her şeyin farkında olan bu kitle siyasetin yeniden kısırlaşmasına izin vermeyecektir.

Yorum (2) Yorum yaz!

« Önceki ::